Sahabede Peygamber Sevgisi-2

  • 31 Ağustos 2016
  • 109 kez görüntülendi.
Sahabede Peygamber Sevgisi-2

 O GÜN HERKES GÖZYAŞLARINA BOĞULMUŞTU:

Hz.Muhammed (s.a.v) son günlerini yaşıyordu. Mescid-i Nebi’de toplanmış arkadaşlarına (sahabelere) dönerekEy Müslüman topluluğu! Sizden kime bir haksızlık yapmış isem, kıyamette hesaplaşıp hakkını almadan önce, şimdi onun ayağa kalkıp hakkını benden almasını istiyorum.” diye seslendi.Bir müddet ses çıkmamıştı, birkaç saniye sonra bu sessizliği bozan bir ses işitildi topluluğun arka sıralarından!

“Benim sende hakkım var, ya Muhammed!” Orada bulunan bütün insanlar şaşkınlıkla hemen o yöne döndüler. Bu kişi, Hz Muhammed’in de çok sevdiği zat olan Ukkaşe’ydi.

Hz Muhammed ona dönüp tebessümle baktı.Ukkaşe, titreyen sesiyle “Ey Allah’ın Resulü” dedi. “Hudeybiye vakasında siz devenize binmek isterken ben size el uzatıp binmenize yardımcı olmuştum, işte o sırada elinizde bulunan kırbaç sırtıma çarpmıştı, bu bir haksa hakkımı istiyorum” Hz Muhammed orada bulunanları yatıştırarak yanında bulunan Bilal’i Habeşi’ye döndü:
“Ey Bilal, o kırbacı kızım Fatma’ya hediye etmiştim, hadi git getir onu bana”

Birkaç dakika sonra Hz Fatma olduğu yerde dehşete düşmüş, az önce gelen Bilal’in ne demeye çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Birkaç dakika sonra kendine geldiğinde “babamın ne kadar hasta olduğunu bilmiyor musunuz neden siz kendi bedeninizi O’na siper etmediniz?” diye sordu ağlamaklı bir sesle.
“Allah’ın Resulü bunu kabul etmedi” dedi Bilal ağlayarak “kendi borcunu kendi bedeniyle ödemek istiyor.” Bunun üzerine Hz Fatma hemen altı yaşlarındaki oğulları Hasan ve Hüseyin’i çağırarak olanları anlattı. Hasan ve Hüseyin o an minik bedenlerini dedelerine siper etmek için hızlıca mescide doğru koşmaya başladılar.
Hz Muhammed torunlarının ağlayarak kendisine doğru koştuğunu görünce çok hüzünlendi.O küçücük torunları “dedemize vurmayın bize vurun” diye feryat ediyorlardı.Hz.Muhammed, torunlarını sakinleştirdikten sonra Bilal’in getirdiği kırbacı alarak Ukkaşe’yi yanına çağırdı.

Ukkaşe titreyen elleriyle kırbacı eline aldı. Vurmak için havaya kaldırdı, bir saniye bekledi…“Ya Allah’ın Resulü, sen bana vururken sırtım çıplaktı, seninse üzerinde elbisen var; acaba hakkımı almış olur muyum böyle?” diye sordu.
“Hayır” dedi sevgi dolu bir sesle Hz Muhammed ve sırtını yavaş yavaş açtı. Bembeyaz nur gibi omzu ay gibi parlıyordu bu sırada.“Hadi Ukkaşe vur” dedi Efendimiz(s.a.v),

“al hakkını benden…” İşte o an Ukkaşe elindeki kırbacı fırlatarak gelip hıçkırıklar içinde peygamberin iki omzu arasındaki peygamberlik mührünü öptü. Ardından gözyaşlarını silerek: “Ey Allah’ın en sevgilisi benim sana elim kalkabilir mi? Seni son kez öpebilmek, sana son defa yakın olabilmek için böyle yaptım, yoksa tüm varlığım canım sana feda olsun, sana zerre kadar zarar gelsin ister miyim?”Bu iman dolu, sevda dolu tablo karşısında tüm Müslümanlar gözyaşlarına boğulmuştu. Işıldayan nuranî gözlerle sahabilerini süzen sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): “Ey müminler! Beni dinleyin! der, “Cennetlik görmek isteyen varsa, işte Ukkâşe’yi görsün.”

 

SUYUN RENGİNİ BOZACAK SÖZ:

Bir gün, Peygamberimizin eşi Hz. Aişe, diğer eşi Safiyye annemiz’in kısalığından bahseder. Efendimiz’e “”Size Safiyye’nin boyunun kısalığı gibi kusurları yetmiyor mu?” der.  Allah Resûlü de bunun üzerine onu ikaz eder ve şöyle der: ‘Öyle bir laf ettin ki, şayet o söz denize karışsaydı onun suyunu bozardı.‘”

ALLAH (Celle Celaluhu) buyuruyor ki: “Birbirinizin gizli hallerini ve kusurlarını araştırmayın. Birbirinizi gıybet de etmeyin. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah tövbeleri kabul edici ve çok merhamet edicidir.” (Hucurat Sûresi, 12.ayet)

O halde dil afetinden korunmak için gıybetten (dedikodudan), küfürlü sözlerden, yalandan, iftiradan, harama bakmaktan ve diğer tüm günahlardan uzak durmaya çalışalım… Geçmişteki hatalarımızdan ötürü Rabbimize el açıp af dileyelim…
BEN DE SEVABA MUHTACIM: İslam’ın ilk büyük meydan sınavı Bedir’e doğru yol alınmaktadır. Deve azdır, ancak üç kişiye bir tane düşer ve sırayla binilir.Hz. Muhammed (asv) ile aynı deveyi paylaşan arkadaşları, kendi haklarından gönüllü olarak vazgeçerler. Sürekli O’nun (asm) binmesini isterler.  O ise kabul etmez:”Siz” der, “benden daha güçlü değilsiniz. Kaldı ki ben de sizin kadar sevap kazanmaya muhtacım.”

 

ABDULLAH İYİ BİR GENÇ, KEŞKE GECE NAMAZI DA KILSA

 Peygamber Efendimiz, ibadete çok düşkün biriydi. Her fırsatta gençlere ibadetin önemini anlatırdı. Rasûlullah (sav) zamanında birisi bir rüya görecek olsa rüyasını Efendimiz’e anlatırdı. Bir gün Abdullah adlı bir genç rüyasını ve sonrasını şöyle anlatmıştır: “O sıralarda ben genç, bekâr bir delikanlıydım, mescitte yatıp kalkıyordum. Bir gün rüyamda, iki meleğin beni yakalayıp cehennemin kenarına kadar getirdiklerini gördüm. Cehennem, kuyu çemberi gibi çemberlenmişti. Keza, (kovaya takılan) kuyu direği gibi iki de direği vardı. Cehennemde bazı insanlar vardı ki, onları tanıdım. Hemen istiazeye (euzu besmele çekmeye) başlayıp üç kere: “Ateşten Allah’a sığınırım” dedim. Derken beni getiren iki meleği, üçüncü bir melek karşılayıp, bana: “Niye korkuyorsun? (korkma)” dedi. Ben bu rüyayı kız kardeşim Hafsa (r.anha)’ya anlattım. Hafsa da Rasûlullah (sav)’a anlatmış. Rasûlullah (sav): “Abdullah ne iyi genç, keşke bir de gece namazı kılsa” demiş. Abdullah, bundan sonra geceleri çok az uyur oldu. Uyanık kaldıkça ibadet ederdi.”

(Kaynak: Buhari, Ta’bir, 35-36, Muslim, Fedailus- Sahabe 140 )

 

ALLAH’a İBADET İÇİNDE BÜYÜYEN GENCE MÜJDE VAR

 Fahr-i Kainat Efendimiz ibadetle yetişen ve büyüyen gençlerin ahirette, çok özel bir konuma sahip olacaklarını bildirmişlerdir: “Yedi kişi vardır ki, Allah, onları hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler. Bunlar, adaletli devlet başkanı, Allah’a ibadet duygusu içinde yetişen genç, kalbi mescide bağlı olan (namazlarını cemaatle kılmaya gayret eden) kimse, Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi; güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde ‘Ben Allah’tan korkarım’ deyip bu günaha icabet etmeyen kimse, sağ eliyle verdiğini sol eli görmeyecek kadar gizli bir şekilde sadaka veren kimse, Allah’ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş akan kimse.

 

AHİRETE BİR ŞEYLER GÖNDERİN

Zorlu hicret yolculuğunun ardından Medine’deydi artık Allah Râsulü (sav). Ranuna Vadisi’nde toplanan Müslümanlar heyecanla bekledikleri

peygamberlerinin önderliğinde ilk Cuma namazını eda edeceklerdi. Hz. Peygamber kalabalığın arasında ayağa kalktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra “Ey insanlar, (ahirete gitmeden) önceden, kendiniz için bir şeyler gönderin” diyerek hutbesine başladı. Kıyamet günü insanoğlunun Rabbinin huzuruna çıkınca yaşayacağı dehşeti ve tedirginliği anlattı. Ardından cehennemden bahsetti. Cehennem ateşini o an hissediyormuş gibi birkaç defa yüzünü sakındı ve şöyle dedi: “Yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun! Bunu bulamayan ise en azından güzel sözle kendini korusun!” (Buhari, Edeb, 34; İbn Hişam, Siret, III, 30)

Merhametin simgesi Canımız Peygamberimiz (s.a.v)  İnsanlara güler yüzlü davranmak, güzel söz söylemek, selam vermek, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak, misafire ikramda bulunmak, ilim öğrenmek ve ilmini Müslüman kardeşiyle paylaşmak, iki kişinin arasını düzeltmek, kaybolana yol göstermek, kötülükten uzak durmak, gelip geçerken insanlara zarar veren bir şeyi yoldan kaldırmak, ailesinin geçimini sağlamak, bir engelliye yardımcı olmak, meyvesinden faydalanılması için ağaç dikmek, su ikram etmek gibi davranışların hepsini sadaka olarak nitelendirmektedir. Ne mutlu sadakaya sadık kalanlara..


BİRBİRİNİZLE HELALLEŞİN

Hz. Peygamber, insanların karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına riayet etmelerini, yapılan haksızlıkları dünyada iken telafi etmeleri gerektiğini vurgular: “Kim kardeşine haksızlık etmişse, onunla helalleşsin…” buyurur. (Buhari, Rikak, 48) Zira ilahî adalet gereği kıyamet günü geldiğinde Allah Teâlâ boynuzsuz koyuna eziyet eden boynuzlu koyundan bile hesap soracaktır.  (Müslim, Birr ve Sıla, 60)  Yapılan haksızlıkların ahirete bırakılmasını ise “müflis” benzetmesi ile anlatır: Asıl müflis (iflas eden), kıyamet gününde kıldığı namaz, tuttuğu oruç ve verdiği zekâtla gelir. Ancak dünyada iken şuna küfretmiş, buna iftira atmış, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş, bir başkasını da dövmüştür. (İhlal ettiği bu hakların karşılığı olarak) iyiliklerinden alınıp hak sahiplerine verilir. Şayet hesabı görülmeden iyilikleri biterse, mağdur ettiği insanların günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenir, sonra da cehenneme atılır.” (Kaynak: Müslim, Birr ve Sıla, 59)

KALK HELALLEŞELİM KARDEŞİM

 Bir defasında Ebu Zer el-Gıfari, bir anlık öfkeyle arkadaşı Bilal el-Habeşi’ye: “Kara kadının oğlu”dedi. Hz. Peygamber(s.a.v)  bunu duyunca çok üzüldü ve “Ey Ebu Zer! Sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ cahiliye ahlakı var” diyerek ikazda bulundu. Yaptıklarına son derece üzülen ve pişman olan Ebu Zer, başını Bilal’in kapısının önüne yere koyarak, “Kardeşim Bilal ayağı ile basmadıkça başımı yerden kaldırmayacağım” demiş. Nihayet Bilal, kapıda göründü. Yüzü gülüyordu. Gelip Ebu Zer’in yanında diz çöktü. Başını tutup öptü.

— Bu baş! diye konuştu. Basılmayı değil, öpülmeyi hak ediyor! Kalk ayağa kardeşim! Kalk da helalleşelim… Ebu Zer ayağa kalktı. Ağlayarak Bilal’e sarıldı. Bilal de ağladı. İki dost, iki kardeş, İslam davasının iki evladı birbirlerine sarılmışlar, mutluluk içinde ağlıyorlardı. Sahabeler de ağlıyordu. Böyle bir dinin mensubu oldukları için ne kadar da mutluydular!

ALLAH’ım TALHA’dan HOŞNUT OL

Talha bin Berâ genç bir sahabidir. Nebiyyi Muhterem (sav) Medine’yi teşrif ettikleri zaman Talha bin Berâ çocuk denecek yaştaydı. Kâinatın Efendisi’ni görmeden âşık olmuştu. Rasûl-i Ekrem (sav)’i görür görmez eline kapandı.”Emret, ya Rasûlallah!” diyordu. “Sana asla karşı gelmem; ne istersen emret!” Böyle bir yavrunun, akıllara durgunluk verircesine bir bağlılık arz etmesi Rasûl-i Kibriya (sav)’nın çok hoşuna gitti. ” Bu aşk mümessili sahabi  bir kış günü hastalandı. Haberi duyan Peygamberimiz (sav) Talha’nın ziyaretine gitti. Onun Rabbine kavuşmak üzere olduğunu görünce üzüldü. Dönüp giderken yakınlarına dedi ki “Talha dünyaya veda edecek gibi. Şayet ona bir şey olursa, bana haber verin de cenaze namazını kıldırayım. “ Öte yandan Talha da ailesine dedi ki “Öldüğüm zaman beni bir an önce gömerek Rabbime kavuşturun. Rasûlullah (sav)’a da öldüğümü haber vermeyin. Böyle bir havada, gece yarısı benim için rahatsız olmasın. Kendisine selamımı söyleyin; Allah’tan benim için af dilesin.” Talha’yı gece defnettiler. Olup biteni Rasûl-i Ekrem (sav)’e sabah namazından sonra haber verdiler. Rasûl-i Kibriya (a.s.v) Efendimiz, Talha’nın kabrine gitti. “Allah’ım! Talha’dan hoşnut ol ve onu senden hoşnut et” diye dua etti.

HİFA HATUN

 Kadın sahâbilerden. Medîne-i münevverede güzelliği ve ahlâkı ile meşhûrdu. Resûlullah’a ziyâdesi ile bağlı olup sözünden çıkmayan bir Sahâbiye idi. Âhıreti çok düşünüp, hiç aklından çıkarmaz, onun için hazırlanıp sâlih ameller işlemeye çalışırdı.
Hîfâ Hâtûn, bir gün Peygamber efendimizin huzuruna gelerek; “Ey Allah’ın Resûlü! Bana, beni Cennet’e götürecek bir iş (amel) öğret” dedi. Bu arzu ve isteği üzerine Resûlullah efendimiz; “Önce  evlenmen lâzımdır. Bununla dîninin yarısını emniyete alırsın” buyurdu. Bu emir üzerine; “Ey Allah’ın Resûlü! Dengim, kim olabilir? Bana Habeşistan hükümdarı Melik Necâşî evlenme teklifinde bulundu. Fakat, ben onun bu teklifini kabul etmeyip, geri çevirdim. Hattâ yüz deve ile bir çok zînetler veren de oldu. Onu da kabul etmedim. Bugün ise âhırette kurtuluşun evlenmekte olduğunu buyuruyorsunuz. Yâ Resûlallah! Siz kimi beğenip, uygun görürseniz, ben ona razıyım” dedi. Resûlullah, Hîfâ Hâtun’a Eshâbından kimin ismini verirse, diğerlerinin ümidsiz olacağını anlayıp, “Mescide en evvel kim gelirse, onunla evlen” buyurdu. Sahâbîlerin hepsi bu duruma razı oldu. Allahü teâlâ, onlara öyle bir uyku verdi ki, hiç bir sahâbî erken gelmedi. Resûlullah efendimiz önce kimin geleceğini merakla bekliyordu. Birdenbire Süheyb (r.anh) göründü. Süheyb, kimsesi olmayan, fakir, rengi siyaha yakın, görünüşü güzel olmayan, uzun boylu, zayıf ve çelimsiz, ince yapılı bir sahâbîydi. Hîfâ Hâtûn ise, son derece güzel ve zengindi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem namazdan sonra Hîfâ Hâtun’u (r.anhâ) çağırarak durumu bildirdi. Hîfâ (r.anhâ), Allahü teâlâ’nın kazasına razı olduğunu, hazret-i Resûlullah’a arz etti. Bu durum üzerine, Peygamber efendimiz hutbe okudu, nikâh akdi yapıldı ve; “Ey Süheyb! Kalk bu hanımın için bir şey al. Hanımının elinden tut, evine götür” buyurdu. Süheyb (r.anh); “Yâ Resûlallah! Dünyalık olarak yanımda ne bir dirhem gümüşüm, ne de içinde yatacak ve barınacak bir evim var. Benim evim mesciddir” dedi. Bunları işiten Hîfâ Hâtûn (r.anhâ), Süheyb’e (r.anh) on bin dirhem gümüş bulunan bir kese göndererek, filanca yerdeki hazır konağı da ona hediye ettiğini bildirdi. Süheyb’in kendisini götürmesini istedi.
Resûlullah , onlara çok duâ etti. Eshâb-ı kirâm da, Hîfâ Hâtun’un bu hareketini çok övüp, Allahü teâlâya hamd ettiler. Süheyb ve Hîfâ Hâtûn kalkıp, konağa gittiler. Yemekten sonra, yatma vaktinde, Hîfâ Hâtûn (r.anhâ); “Ey Süheyb! İyi bil ki, ben sana nîmetim, sen bana mihnetsin (sıkıntı veren). Sen bu nîmete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel, bu geceyi ibâdet ve tâatle geçirelim. Sen şükr ediciler sevabına kavuş, ben de sabr ediciler sevabına kavuşayım. Çünkü Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Cennet’te yüksek çardak vardır. Burada yalnız şükr edenler ve sabr edenler bulunur” buyurdu” dedi.
Zifâf gecesi ikisi de Allahü teâlâ’ya karşı ibâdet ve tâatta bulundular. Süheyb (r.anh) sabah mescide geldi. Cebrâil aleyhisselâm geceki durumdan hazret-i Resûlullah’ı haberdâr etti. Hz.Muhammed (s.a.v); “Ey Süheyb, geceki hâlini, sen mi anlatırsın, ben mi söyleyeyim?” buyurunca, Süheyb (r.anh); “Yâ Resûlallah siz söyleyiniz” dedi. Peygamber efendimiz “Siz Cennetliksiniz ve Allahü teâlâyı göreceksiniz” müjdesini verdi. Süheyb (r.anh) sevincinden ve Allahü teâlâyı görmek ve O’na kavuşmak aşkından secdeye kapanarak şöyle duâ etti: “Yâ Rabbî! Eğer beni affettiysen, günahlara bulaşmadan ruhumu al.” dedi. Allahü teâlâ, O’nun bu duâsını kabul ederek, secdede ruhunu aldı. Eshâb-ı kirâm bu duruma ağladı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Daha şaşılacak şey Hifâ’nın da bu anda ruhunu Hakk’a teslim etmiş olmasıdır” buyurdu. Her ikisinin de namazını kılarak yanyana defnettiler. Başları ucuna iki tahta diktiler. Tahtanın birine; “Bu, Allahü teâlânın nimetine şükr edenin kabridir” diğerine de; “Bu, Allahü teâlanın mihnetine sabr edenin kabridir” diye yazdılar. Eshâb-ı kirâmın Allahü teâlâya karşı aşkları ve Resûlullah’a sallallahü aleyhi ve sellem karşı bağlılıkları bu kadar kuvvetliydi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
%d blogcu bunu beğendi: